Modern Sol Siyasetin Son 50 Yılı: Bir Kriz, Uyum Sağlama ve Dönüşüm Analizi
Doç. Dr. M. Sadık BEKTAŞ 06.01.2026 11:02:10
"Dünya siyasetinde sol kanatta bir sorun olduğu" yönündeki iddia, ABD'nin Venezuela'daki müdahalelerine atıfta bulunularak ve Soğuk Savaş sonrasında algılanan bir dizi başarısızlık vurgulanarak, önemli ve kalıcı bir tartışmaya temas etmektedir. Modern sol siyasetin son elli yıllık seyrini analiz etmek, tek tip bir başarısızlık hikayesi değil, yeniden yapılandırılmış bir küresel düzene karşı verilen derin kriz, uyum sağlama, parçalanma ve ısrarlı mücadele öyküsüyle yüzleşmektir. 1970'lerden günümüze uzanan dönem, devlet sosyalizmi modellerinin çöküşü, neoliberal kapitalizmin zafer kazanmış yükselişi ve bunu izleyen uygulanabilir bir sol alternatif arayışı ile tanımlanan bir çağı temsil eder. Bu analiz, solun karşılaştığı zorlukların tek bir kusurdan değil, tarihsel şoklar, iç çelişkiler, stratejik yanılgılar ve muhalif güçlerin muazzam iktidarının bir birleşiminden kaynaklandığını savunacaktır. Latin Amerika, Avrupa, post-komünist dünya ve ötesinden vaka çalışmalarını incelemek, devlet iktidarı, ekonomik yönetim, siyasi çoğulculuk ve küreselleşmiş bir çağda sol siyasetin tanımına ilişkin ikilemlerin bir örüntüsünü ortaya koymaktadır.
Eski Paradigmanın Krizi: 1970'ler ve Neoliberal Saldırı
Son elli yılın herhangi bir analizi için başlangıç noktası, yüzyıl ortası Keynesçi ve devlet sosyalizmi konsensüsünü paramparça eden 1970'ler krizi olmalıdır. Geleneksel sol için, hem Sovyet modeli hem de Batı'daki sosyal demokrat partiler tarafından somutlaşan bu onyıl, bir başarısızlık potasıydı. Petrol şokları, stagflasyon ve kâr oranlarındaki düşüş, ağır bir şekilde bürokratikleşmiş komuta ekonomilerinin zayıflıklarını ve baskı altındaki refah devleti kapitalizminin sınırlarını açığa çıkardı. Sovyetler Birliği, bir zamanlar küresel solun önemli bir kısmı için bir umut ışığı iken, baskıcı ve ekonomik olarak durgun bir imparatorluğa dönüşmüştü; 1979'daki Afganistan işgali ise ahlaki meşruiyetini daha da zedeledi. Batı'da ise sosyal demokrat partiler, sermaye hareketli hale geldikçe ve ideolojik zemin kökten değiştikçe, kapitalizmi toplumsal amaçlar için yönetme projelerinin çöktüğünü gördüler.
Bu dönemin en önemli stratejik başarısızlığı, solun kapitalist krize tutarlı ve zorlayıcı bir yanıt sunamamasıydı. Bunun yerine, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan gibi figürlerin öncülük ettiği sağ, ideolojik inisiyatifi ele geçirdi. Sorunu, çok fazla devlet, çok fazla sendika gücü ve çok az piyasa özgürlüğü olarak teşhis ettiler. Neoliberalizm sadece bir ekonomik politika değil, kolektif kurumları yıkmak, kamusal mal kavramını itibarsızlaştırmak ve sermayenin sorgulanamaz hegemonyasını yeniden tesis etmek için kasıtlı bir siyasi projeydi. Sol hazırlıksız yakalandı. Komünist partiler doktriner katılıklarını korudular ve çoğu zaman itibarını yitirmiş bir Moskova çizgisine bağlı kaldılar. Sosyal demokratlar, Almanya'daki SPD veya James Callaghan liderliğindeki İngiltere İşçi Partisi'nin acı verici uzlaşmalarında görüldüğü gibi, giderek daha fazla kemer sıkma politikaları uyguladılar ve bu da bir kimlik krizi ve seçmen yabancılaşmasına yol açtı. Bu temel bir başarısızlıktı: kurumsal sol, kendi savaş sonrası kazanımlarını savunmak veya onların ötesinde dönüştürücü bir vizyon ortaya koymakta yetersiz kaldı. Özgürlük, modernite ve hatta ekonomik verimlilik dilini sağa terk etti.
1989-1991 Felaketi ve Kimlik Krizi
Berlin Duvarı'nın yıkılması ve ardından Sovyetler Birliği'nin dağılması, küresel solun hala toparlanmaya çalıştığı jeopolitik ve ideolojik bir deprem yarattı. Francis Fukuyama'nın "tarihin sonu" tezi, erken olsa da, egemen bir ruh halini yakalıyordu: liberal kapitalizm ve temsili demokrasinin sistemsel bir rakibi yok gibi görünüyordu. Sol için bu yıkıcıydı. Devlet sosyalizmi modeli, tüm korkunçluklarına ve çarpıklıklarına rağmen, alternatif bir ideolojik bağlılık ve maddi destek kutbunu temsil ediyordu. Çöküşü bir boşluk yarattı.
Post-komünist alandaki başarısızlıklar özellikle öğreticidir. Yugoslavya'daki şiddetli parçalanma, sosyalist federasyonu aktif olarak yok eden etno-milliyetçilik tarafından körüklendiği için, basitçe "sol başarısızlık"a atfedilemez. Ancak, Yugoslavya Komünistler Birliği'nin demokratik, çok etnikli bir sol güce evrilme başarısızlığı, Slobodan Miloşeviç gibi şovenist liderlere kapıyı açtı. Sol etkili bir şekilde dağıldı; ikna edici bir post-sosyalist sivil kimlik sunamadı. Doğu Avrupa genelinde eski komünist partiler genellikle sosyal demokrat olarak yeniden markalaştılar ancak sosyal refahı korumak yerine neoliberal "şok tedavisi"ni hevesle benimsediler ve Batı kapitalist yapılarına hızlı entegrasyona öncelik verdiler. Bu bir paradoks yarattı: sosyalist isimlere sahip partiler, bazı en sert eşitsizliklere ve sanayisizleşmeye başkanlık ederek, sol etiketi bir nesil için itibarsızlaştırdı. Rusya'da ise komünist gelenek, 1990'ların oligarşik kapitalizmine veya onu izleyen otoriter devlet kapitalizmine etkili bir muhalefet oluşturamayarak, intikamcı, milliyetçi bir nostaljiye parçalandı.
Yeni Bir Yol Arayışı: Latin Amerika'da "Pembe Dalga"
Solun algılanan "başarısızlığı", 21. yüzyılın başında Latin Amerika'daki dramatik canlanması ile yan yana konulmalıdır. "Pembe Dalga" – Venezuela'da Hugo Chávez'den (1999) Brezilya'da Lula'ya (2003), Bolivya'da Evo Morales'e (2006) ve Ekvador'da Rafael Correa'ya (2007) – Soğuk Savaş sonrası dönemin en önemli ve tutarlı solcu projesini temsil etti. Tam da 1990'ların muazzam sosyal acılara neden olan neoliberal başarısızlıklarının bir reddi olarak ortaya çıktı. Ancak bu hareketler, çağdaş sol yönetimin hem potansiyelleri hem de tehlikeleri konusunda kritik vaka çalışmaları sunmaktadır.
Chávez ve Nicolás Maduro yönetimindeki Venezuela en tartışmalı örnektir. Başlangıçta, Chavismo dikkate değer başarılar elde etti: yoksulluğu azaltan, okuryazarlığı artıran ve sağlık hizmetlerini genişleten büyük sosyal misyonları (misiones) finanse etmek için petrol gelirini kullandı. Marjinalleştirilmiş toplulukları güçlendirdi ve yerleşik, yozlaşmış bir oligarşiye meydan okudu. Ancak stratejik hataları derin ve nihayetinde yıkıcıydı. Ekonomik olarak, aşırı bağımlı bir petrol ekonomisini çeşitlendirmekte başarısız oldu. Dirençli üretim kapasitesi inşa etmek yerine, sömürü ekonomisine (ekstraktivizm) daha da sarıldı ve 2014 sonrası petrol fiyatları düştüğünde, kartondan ev çöktü. Yargı, seçim konseyi ve ordu da dahil olmak üzere kurumların siyasallaştırılması, denge ve denetleme mekanizmalarını aşındırdı. Muhalefet ve Amerika Birleşik Devletleri ile yüzleşme, kısır bir döngüye dönüştü: ABD yaptırımları (ki gerçekten de felç edici ve bir tür ekonomik savaştır) daha fazla otoriterlikle karşılandı, bu da daha fazla yaptırımı meşrulaştırdı. Çoğulcu bir demokratik alanı koruyamama, potansiyel müttefikleri uzaklaştırdı ve muhalefetin tamamen ABD kuklası olarak çerçevelenmesine izin verdi. Sonuç, ABD hükümetinin düşmanca müdahalesinin (kullanıcının referansı) gerçek bir faktör olduğu, ancak bunun derin yerel ekonomi politikası ve siyasi otoriterlik başarısızlıklarıyla etkileşime girdiği ve onları şiddetlendirdiği insani bir felakettir. Venezuela basit bir sol başarısızlık hikayesi değil; ekonomik yönetim yanlışlıkları, kutuplaştırıcı siyaset, dış sabotaj ve otoriter sapma ile bozulan ilk sosyal kazanımların trajik bir hikayesidir.
Diğer Pembe Dalga deneyimleri farklı dersler sunar. Evo Morales yönetimindeki Bolivya, on yıldan fazla bir süre makroekonomik istikrarı korurken, yoksulluk ve eşitsizliği azaltmak için kaynak milliyetçiliğini (gaz) başarıyla kullandı. Hükümeti yerli halklar için siyasi katılımı önemli ölçüde genişletti. Ancak, görev sürelerini geçersiz kılma ve tartışmalı 2019 seçimlerinde ısrarı, karizmatik liderlik ile kurumsal süreklilik arasındaki gerilimleri ortaya çıkaran bir siyasi krizi tetikledi. Lula yönetimindeki Brezilya, sosyal demokratik bir modelin potansiyelini sergiledi: iddialı şartlı nakit transferleri (Bolsa Família), yoksullar yanlısı politikalar ve iş dünyası sektörleriyle pragmatik ittifaklar, on milyonlarca insanı ekonomik çöküşü tetiklemeden yoksulluktan kurtardı. Yine de, Lula'nın İşçi Partisi (PT) sistemsel yolsuzluğa (her ne kadar Brezilya siyasetinde benzersiz olmasa da) yakalandı ve yönetmek için merkez ve sağcı güçlerle uzlaşması, dönüştürücü gündemini sulandırarak iktidarın ve eşitsizliğin temel yapılarını olduğu gibi bıraktı. Dilma Rousseff'e karşı daha sonraki yargısal-siyasi darbe ve Lula'nın hapsedilmesi, yerleşik seçkinlerin ılımlı bir reformist projeye bile karşı amansız muhalefetini ortaya koydu.
Avrupa Solu: Sosyal Demokrasiden Teknokratik Yöneticiliğe
Avrupa'da, baskın sol güç olan sosyal demokrasi, genellikle bir teslimiyet olarak görülen derin bir dönüşüm geçirdi. İngiltere'de Tony Blair ve Gordon Brown liderliğindeki "Yeni İşçi Partisi" tipik bir vakadır. Kamulaştırma ve sınıf mücadelesine ilişkin geleneksel taahhütleri terk ederek, küreselleşmeyi, finansal serbestleştirmeyi ve daha koşullu bir refah devletini kabul eden bir "Üçüncü Yol"u benimsediler. Bu, seçim başarısı ve sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetlerine önemli yatırım getirirken, 2008 krizine neden olacak finansallaşmış kapitalizmin ta kendisini pekiştirdi. Yeni İşçi Partisi'nin dış politikası, özellikle 2003'te Irak'ın ABD tarafından işgalindeki feci ittifak, çekirdek seçmen kitlesini yabancılaştıran ve ilerici bir enternasyonalizm iddiasını itibarsızlaştıran derin bir ahlaki ve stratejik başarısızlığı temsil etti. Almanya'daki SPD'nin Hartz IV reformlarından Fransa Sosyalist Partisi'nin salınımlarına kadar, Avrupa genelinde sosyal demokrat partiler, onun meydan okuyucuları olmaktan ziyade neoliberalizmin yöneticileri haline geldi. Refah devletinin kalıntılarını korurken, artan eşitsizlik ve güvencesizliğe göz yumdular. Toplulukları sanayisizleşmeden koruma veya teknokratik yeterliliğin ötesinde bir vizyon sunma konusundaki başarısızlıkları, popülist sağcı hareketler tarafından doldurulan bir boşluk yarattı. Yunanistan'daki Syriza gibi radikal sol, alternatif bir kıvılcım sundu. Ancak Syriza'nın 2015'te acımasız AB kemer sıkma taleplerine boyun eğmesi, pan-Avrupa stratejisi olmaksızın Euro bölgesi içinde ulusal düzeydeki sol siyasetin neredeyse aşılamaz kısıtlamalarla karşı karşıya olduğu sert yapısal gerçeği gösterdi.
Türkiye Solu Örneği: Parçalanma, Şiddet Sarmalı ve İdeolojik Kırılma
Türkiye solu, bu küresel hikâyenin çarpıcı ve karmaşık bir mikrokozmosunu sunar. 1970'lerde kitlesel bir güç haline gelen Türkiye solu, 12 Eylül 1980 darbesi ile fiziksel ve ideolojik bir imha sürecine girdi. Darbe, sol örgütleri ezmekle kalmadı, aynı zamanda sendikaları, dernekleri ve sol söylemin kamusal alandaki varlığını sistematik olarak tasfiye etti. 1980'lerin sonunda yeniden canlanma sürecinde ise sol, iki temel sorunla karşılaştı: Birincisi, darbenin travması ve devlet şiddeti karşısında strateji geliştirme zorluğu; ikincisi ise küresel neoliberal dönüşüme yanıt verebilecek yeni bir dil ve program üretememesi. 1990'lara gelindiğinde, geleneksel sol partiler (SHP gibi) çoğunlukla statükocu ve kurumsal bir muhalefet sergilerken, radikal sol ise Kürt sorununun patlamasıyla birlikte şiddet ve terör sarmalında kendini buldu. PKK'nın ortaya çıkışı ve devletin baskıcı yaklaşımı, Türkiye solunu derinden böldü. Ulusalcı sol ile Kürt hakları odaklı sol arasında derin bir ayrışma yaşandı. Bu bölünme, solun geniş bir toplumsal ittifak kurma kapasitesini ciddi şekilde zayıflattı. 2000'lerde ise AK Partinin yükselişi karşısında sol, bir kez daha kimlik ve strateji krizi yaşadı. Laiklik, ulusalcılık ve sosyal adalet taleplerini bir araya getirmenin zorluğu, CHP'nin geleneksel çizgisi ile yeni sosyal hareketlerden gelen talepler arasında sıkışmasına neden oldu. Ayrıca, Türkiye solunun önemli bir kısmının Kemalist devlet geleneği ile olan karmaşık ilişkisi, devleti bir "düşman" olarak eleştirmek ile onun laik/ulusalcı çerçevesini sahiplenmek arasında bir ikilem yarattı. Bu durum, özellikle Gezi Parkı protestoları gibi kendiliğinden, yatay örgütlenmeli hareketler karşısında geleneksel solun söylem ve araçlarının yetersiz kalmasına yol açtı. Günümüzde Türkiye solu, hem ağır bir otoriter baskı altında hem de neoliberal popülizm karşısında etkili bir toplumsal alternatif örgütleme mücadelesi vermektedir. Bu süreç, devlet şiddeti, ideolojik bölünmeler ve yeni toplumsal dinamiklere uyum sağlayamama gibi küresel solun pek çok sorununu, yerel ve tarihsel olarak özgül biçimlerde yansıtmaktadır.
Tematik Başarısızlıklar ve Kalıcı İkilemler
Belirli vaka çalışmalarının ötesinde, solun son elli yıllık mücadelesini karakterize eden birkaç kesişen tematik başarısızlık vardır.
Birincisi, ekonomik yönetim ikilemi. Sol, hem verimli hem demokratik olan, kapitalist sonrası veya önemli ölçüde reforme edilmiş kapitalist bir ekonominin ikna edici bir modelini geliştirmekte sürekli olarak başarısız oldu. Devlet merkezli modeller bürokrasi, kıtlık ve yolsuzluğa karşı savunmasız olduğunu kanıtladı. Pembe Dalga'nın sömürücü emtia ihracatına olan güveni, klasik bir bağımlılık modelini tekrarladı. Sosyal demokratların küresel finansı düzenleme girişimleri parçalı ve geri döndürülebilir oldu. Sol, genellikle refahı bolluk dönemlerinde yeniden dağıtmakta başarılı oldu ancak sürdürülebilir, üretken ve ekolojik olarak sağlıklı bir refah yaratma konusunda mücadele etti.
İkincisi, demokrasi ve kurumlar ikilemi. Leninist öncü partiden Chávez'in karizmatik popülizmine kadar, sol içinde radikal değişim arzusu ile liberal demokratik çoğulculuk kuralları arasında kalıcı bir gerilim olagelmiştir. Kurumlara – mahkemeler, medya, sivil servis – kazanılması gereken mücadele alanları olmaktan ziyade, aşılması gereken engeller olarak araçsal bakış, tekrar tekrar otoriter eğilimlere, inandırıcılık aşınmasına ve ahlaki üstünlüğün kaybına yol açmıştır. Bu, sol projeleri tiranlık iddialarına karşı savunmasız hale getirmiş ve geniş tabanlı koalisyonları parçalamıştır.
Üçüncüsü, kültürel ve koalisyon ikilemi. Solun geleneksel sanayi işçi sınıfı tabanı küçüldü. Buna yanıt olarak, birçok sol hareket kimlik, ekoloji ve haklar merkezli yeni sosyal hareketleri benimsedi. Bu, erişimini genişletirken, aynı zamanda daha yaşlı, kültürel olarak daha muhafazakâr işçi sınıfı topluluklarıyla bir kopukluğa yol açtı; bu topluluklar ekonomik kaygılarının, ilerici bir kültürel siyaset lehine göz ardı edildiğini hissetti. Sağ, bu boşluğu ustaca sömürdü. Kentsel ilericiler ile sanayisizleşmiş çevre bölgeler arasında köprü kuran kalıcı bir "halk cephesi" inşa etmek kronik bir başarısızlık olmuştur.
Dördüncüsü, emperyal ve küresel bağlam. Sol, hem yerleşik iç hem de uluslararası iktidarın amansız düşmanlığını sürekli olarak hafife aldı. ABD dış politikası, kullanıcının Venezuela'ya atıfta bulunduğu gibi, 1973'te Şili'den 1980'lerde Nikaragua'ya ve çağdaş Venezuela'ya kadar yaptırımlar ve muhalefete destek yoluyla sol projeleri aktif olarak baltalamıştır. Küresel sermaye piyasalarının, sermaye kaçışı ve para birimi krizleri yoluyla sapmaları cezalandırma konusundaki yapısal gücü, sürekli bir kısıtlamadır. Bu, iç başarısızlıklar için bir mazeret olmasa da, bu gerçek oyun alanını derinden şekillendirir ve sol projeleri, enternasyonalist değerlerle çelişebilen, savunmacı, genellikle milliyetçi pozisyonlara zorlar.
Sonuç: Başarısızlık, Uyum Sağlama ve Gelecek
Evrensel bir "solun başarısızlığından" söz etmek fazla basitleştiricidir. Daha doğru olan, bir dizi çağ açıcı yenilgiyi, ardından tamamlanmamış uyum sağlamaları ve devam eden deneyleri tanımlamaktır. Devlet sosyalizmi modeli ahlaki ve ekonomik olarak başarısız oldu. Sosyal demokratik model ele geçirildi ve içi boşaltıldı. Pembe Dalga modeli önemli sosyal kazanımlar elde etti ancak bağımlılık, kişiselleştirme ve şiddetli karşı tepki lanetleriyle boğuştu.
Son elli yıldan çıkarılacak sonuç, eşitlik, dayanışma ve ortak kader üzerinde demokratik kontrol ideallerinin geçersiz olduğu değildir. Aksine, bunların kurumsal ve stratejik ifadesinin geçmiş hatalardan ders alması gerektiğidir. Uygulanabilir bir 21. yüzyıl solu muhtemelen şunlar olmalıdır: ekolojik olarak köklü, sömürü ekonomisinin ötesine geçen; derinden demokratik, karizmatik otorite yerine şeffaflık ve derin katılım yoluyla güven inşa eden; uluslararası ağlara sahip, küresel sermaye ve sağcı milliyetçiliğin gücüne karşı koymak için; ekonomik olarak yenilikçi, sosyal mülkiyet, çoğulcu ekonomiler ve bakım merkezli çalışma modelleri geliştiren; ve kültürel olarak çevik, ekonomik adalete olan temel bağlılığı terk etmeden geniş koalisyonlar kurabilen.
Venezuela'ya yönelik ABD saldırısı, tıpkı daha önceki birçok müdahale gibi, solun başarısızlığından ziyade, onun rakiplerinin süregiden amansızlığının bir kanıtıdır. Asıl başarısızlık, daha adil bir dünya hayal etme ve inşa etme girişiminden vazgeçmek olacaktır. Solun son yarım yüzyıllık tarihi, trajik kusurlar ve dirençli umudun, geçmişin zor öğrenilmiş derslerini aklında tutarak yeni hareketlerin – Barselona'daki belediyecilikten Yeni Yeşil Mutabakat itişine kadar – ortaya çıkmaya devam ettiği bir yenilgi ve yenilenme döngüsüdür. Proje bitmiş değildir; kendi seçmediği koşullar altında sürekli olarak yeniden yapılmaktadır.


.png)











