Gürültü Çağında Bir Sığınak: Neden Felsefeye İhtiyacımız Var?


 Doç. Dr. M. Sadık BEKTAŞ    01.03.2026 09:09:26  


Her sabah uyandığımızda elimiz telefona gidiyor. Daha gözümüzü tam açamadan, üzerimize bir bilgi seli boşalıyor: Savaş görüntüleri, yapay zekâ ile üretilmiş hiper-gerçekçi fotoğraflar, siyasi liderlerin birbirine girdiği tartışmalar, yeni bir teknolojik icadın müjdesi ve bir öncekinin çöpe gitme hızı... 21. yüzyılda yaşamak, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar fazla "veri"ye maruz kalmak anlamına geliyor. Ancak bilginin bu denli bol olduğu bir çağda, paradoksal bir şekilde "doğru"yu bulmak hiç olmadığı kadar zorlaştı.

İşte tam da bu noktada, modern insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeyin, genellikle lüks ve zaman kaybı olarak görülen felsefe olduğunu düşünüyorum. Teknoloji bize hızı, kolaylığı ve sınırsız bilgiyi vaat ederken, felsefe bize durmayı, düşünmeyi ve sorgulamayı öğretiyor. Bu gürültülü çağda, felsefe bir sığınak değil, aksine bir pusuladır.

Bilgi Kirliliği ve Hakikatin Kayboluşu

Sosyal medya algoritmaları, bize neyin "doğru" olduğunu değil, neye inanmak istediğimizi gösteriyor. Herkesin kendi gerçekliğini inşa ettiği "yankı odalarında" yaşıyoruz. Artık nesnel bir hakikatten söz etmek neredeyse imkânsız hale geldi. Deepfake teknolojisi ile bir liderin ağzından hiç söylemediği sözler söyletilebiliyor, yapay zekâ ile tarihi olayların fotoğrafları yeniden üretilebiliyor. Bu kaosun ortasında, en temel soruyu sormayı unutuyoruz: "Bu söylenen gerçekten doğru mu?"

İşte felsefenin ilk adımı tam da bu sorudur. Antik Yunan’dan beri felsefe, "doxa" (sanı) ile "episteme" (gerçek bilgi) arasındaki farkı ortaya koymaya çalışır. Platon’un ünlü "Mağara Alegorisi" bugün yeniden canlanmış gibidir. Mağaradaki insanlar gibi, biz de ekranlarımıza yansıyan gölgeleri izliyor, onları gerçek sanıyoruz. Platon, "Gerçeği aramak, onu bulmaktan daha zordur," derken işte bu sorgulamanın meşakkatli yoluna işaret ediyordu. Günümüzde felsefe, bizi mağaradan çıkarıp güneşe, yani hakikate bakmaya cesaretlendirecek tek araçtır.

Eleştirel Düşüncenin Ölümü ve Teknoloji Köleliği

Modern teknoloji, hayatımızı kolaylaştırdığı kadar zihnimizi de tembelleştiriyor. Bir sorunun cevabını bulmak için artık düşünmek zorunda değiliz; sadece "googlamak" yeterli. Navigasyon olmadan yönümüzü bulamaz, yapay zekâ asistanları olmadan bir metin yazamaz hale geldik. Bu durum, Alman filozof Martin Heidegger'in "tekniğin insanı 'çerçevelemesi' " olarak tanımladığı duruma çok benziyor. Teknoloji, dünyayı ve hatta insanı, sadece bir "hammadde" ya da "araç" olarak görmemize neden oluyor.

Felsefe ise bu tembelliğe karşı bir başkaldırıdır. Felsefenin babası sayılan Sokrates, "Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez," diyerek, insanın varoluşunun merkezine eleştirel düşünceyi koymuştur. Günümüzde bu söz, her gün kullandığımız bir uygulamanın gizlilik sözleşmesini okumadan "kabul et" tuşuna basmamıza, bir haberin kaynağını sorgulamadan inanmamıza karşı en büyük silahımızdır. Felsefe, bize "neden" sorusunu sordurur: Neden bu uygulamayı kullanıyorum? Bu haber neden bana gösteriliyor? Bu teknoloji beni özgürleştiriyor mu, yoksa daha mı çok bağımlı kılıyor?

Hız Çağında Yavaş Düşünmek

Teknoloji çağının en büyük dayatması "hız"dır. Anında mesajlaşma, anında tüketim, anında tatmin... Ancak düşünmek, özellikle de derinlemesine düşünmek zaman ister. Filozof Walter Benjamin, teknolojinin hızı karşısında hikâye anlatıcılığının ve deneyimin yitip gittiğinden bahseder. Biz de günlük hayatın akışında, duygularımızı, düşüncelerimizi, etik kaygılarımızı anlamaya vakit bulamadan bir sonraki uyarana geçiyoruz.

Felsefe, bu dayatılmış hıza karşı bir duruştur. İnsanı durmaya ve "yavaş düşünmeye" davet eder. Immanuel Kant’ın "Aydınlanma Nedir?" sorusuna verdiği "Sapere aude! (Aklını kullanma cesareti göster!)" yanıtı, bugün belki de en çok teknoloji karşısında anlam kazanıyor. Kant, insanın kendi suçu ile düştüğü ergin olmama durumundan kurtulması için aklını kullanması gerektiğini söyler. Bugün, teknolojinin bize sunduğu hazır cevaplarla yetinmek, aklımızı bir başkasına (algoritmalara, uzmanlara, popüler eğilimlere) teslim etmek de bir tür "ergin olmama" halidir.

Etik Bir Pusula Olarak Felsefe

Yapay zekâ, genetik mühendisliği, gözetim teknolojileri... Bunların her biri, insanlık için devasa imkânlar sunduğu kadar, devasa etik sorunlar da doğuruyor. Bir yapay zekânın hangi etik kurallara göre karar vereceğini kim belirleyecek? Genetik olarak tasarlanmış bir bebek dünyaya getirmek ne kadar ahlaki? Devletlerin vatandaşlarını gözetleme teknolojileri nerede durmalı?

Bu soruların cevapları ne mühendislikte ne de yazılım kodlarında saklıdır. Bu sorular, binlerce yıldır felsefenin tam kalbinde yer alan etik, adalet, özgürlük ve insan onuru gibi kavramlarla ilgilidir. Fransız filozof Voltaire’in dediği gibi: "Sana ait olmayan bir fikri savunmak, seni esir eden zincirlerin bir halkası olmaktır." Felsefe, bize ait olan ve olmayan fikirleri ayırt etme, teknolojinin bizi nereye sürüklediğini anlama ve bu gidişata "dur" deme cesaretini verir. Teknolojinin "yapabiliriz" dediği yerde, felsefe "yapmalı mıyız?" diye sorar.

Sonuç

Teknoloji çağında yaşamak bir lütuf; ancak bu lütfun bizi düşünsel bir sefalete sürüklemesine izin vermek, en büyük insani trajedimiz olacaktır. Felsefe, üniversitelerin tozlu koridorlarına ya da antik metinlerin sararmış sayfalarına hapsedilecek bir uğraş değildir. O, her gün cebimizde taşıdığımız akıllı telefonlar kadar hayatımızın içindedir; sadece onu kullanmayı bilmemiz gerekir.

Doğrunun bu kadar şüpheli olduğu, gerçekliğin bu kadar manipüle edildiği bir çağda, felsefe ve eleştirel düşünce, bireyin özgürlüğünün ve insanlığın geleceğinin teminatıdır. Unutmayalım ki, bizi hayvanlardan ayıran alet yapabilme yeteneğimiz değil, bu aletlerle ne yapmamız gerektiğini sorgulayabilme erdemimizdir. O halde, biraz yavaşlayalım, durup düşünelim ve Sokrates gibi sorgulayalım. Çünkü belki de tek gerçek özgürlük, düşüncenin zincirlerinden kurtulmakla başlar.