Okullarımızda kaybettiğimiz masumiyet
Doç. Dr. M. Sadık BEKTAŞ 19.04.2026 11:03:53
Son günlerde ülkemizin dört bir yanından gelen haberler yüreğimizi dağlıyor. Bir okul bahçesinde top oynayan çocukların silah sesleriyle irkilmesi, sıraların önünde defter yerine korkuyu taşıyan minik yürekler… Artık o kadar sıradanlaştı ki bu manzara, belki de en çok bu “olağanlaşma” korkutuyor beni.
Düşünün, sabah çocuğunuzu okula gönderirken içinize çöken o belirsiz endişeyi. Artık sadece ders başarısı, arkadaş ilişkileri ya da öğle yemeğinde ne yiyeceği değil aklınızı kurcalayan. Onun eve sağ salim dönüp dönmeyeceği sorusu, bir annenin en karanlık kabusu haline gelmiş durumda. Oysa okul, tam da bu korkuların dışında kalması gereken en son yerdi. Güvenli bir liman, ikinci bir yuva, belki de çocukluğun masumiyetinin korunduğu son kale.
Peki nerede yanlış yaptık? Bu soruyu her yeni saldırı haberinde tekrarlıyor, fakat bir türlü kalıcı bir cevap bulamıyoruz. Kimi zaman bir velinin öfkesi, kimi zaman mahalle arasındaki bir husumetin okul kapısına taşması, bazen de görünürde hiçbir nedeni olmayan bir şiddet patlaması… Her seferinde aynı çaresizlik, aynı öfke, aynı “yetmez ama yetmez” edasıyla atılan adımlar.
Güvenlik kameraları, okul polisleri, turnikeler… Bunların hepsi şart elbette. Ama taşları üst üste koyarak duvar ördüğümüzde içeridekilerin nefes almasını da unutuyoruz. Çünkü sorun sadece fiziksel bir güvenlik meselesi değil. Şiddeti meşru gören bir dilin, öfkenin en doğal ifade biçimi olduğuna inanan bir zihniyetin, empati yoksunluğunun ve en önemlisi ihmalin hikâyesi bu.
Okullar, toplumun aynasıdır derler. Bugün okullarımızda yaşananları izliyorsak, aslında kendi yansımamıza bakıyoruz demektir. Eve döndüğümüzde ekranlarda izlediğimiz şiddeti, sokakta duyduğumuz nefret söylemlerini, çözülmüş aile bağlarını ve yalnızlaşan bireyleri bir düşünün. Bütün bunların meyvelerini topluyoruz şimdi okul bahçelerinde.
Çocuklarımıza bir şey olmadan, olmayacak diye avutmak yetmiyor artık. Her bir saldırı haberi, aslında “Acaba benim başımıza da gelir mi?” sorusunu hepimize fısıldıyor. Ve bu sorunun yükü, sırtımızda giderek ağırlaşıyor.
Belki de tam olarak burada durup sormamız gerekiyor: Bir okulu korumak, sadece polis ya da kamera işi mi? Yoksa o okulun öğretmenlerinin, velilerinin, öğrencilerinin ve hatta mahalle esnafının birbirine kenetlendiği, her bir ferdin diğerini sahiplendiği bir dayanışma ağı mı gerekiyor? Cevabı hepimiz biliyoruz aslında.
Sözü fazla uzatmaya gerek yok. Her bir çocuğumuzun okula giderken sırt çantasında kitaplarıyla, içinde hayalleriyle yürümesini istiyorsak, önce bu korku duvarını yıkmak zorundayız. Ve bu duvar, ne yazık ki ancak birbirimize uzattığımız ellerle, sorumluluk almaktan kaçmadığımızda, şiddeti her dilde ve her ortamda reddettiğimizde yıkılır.
Yarın sabah çocuğunuzu okula uğurlarken, onun sadece matematikten notunu ya da hangi arkadaşıyla kavga ettiğini değil, aynı zamanda ne kadar güvende hissettiğini de sorun. Çünkü okullarımızı ancak o zaman gerçek anlamda korumuş oluruz. Ve belki de o zaman, artık bu köşe yazılarını böyle hüzünlü başlıklarla yazmak zorunda kalmayız.
Sevgiyle kalınız


.png)







