Gavur Mahlesi 31. Bölüm ‘Tsira’


 Hüseyin Tepeler    14.06.2026 09:56:20  


“Selçuk, olım ben niye her aşk teşebbüsünde iki seksen yere devriliyom?”

            Hüseyin “Bir Demet Tiyatro” dizisinin tam da o hafta yayınlanan bölümünden arakladığı bu soruyla başlamıştı muhabbete. Bu ani soruyu sorduğu anda, bir ucundan ve başının üstünde tuttuğu sofrayı aşağı indirerek..

“(Pıt pıt pıt pıt pıt pıt) Lan.. Olım.. Laaan! La Allah’ın belası! La ne sen olan ne aşkın ola! Pih! Zeynal sen ne gülon la? Vallahi ben de seni silkelerima!”

            E tabii Hüseyin bir ucunu aşağı çekince, diğer taraftan gergin bir şekilde tutan Selçuk’un elinden kayıp gitmişti sofra.. Hem de Adıyaman’ın en önemli mahalle geleneklerinden birini gerçekleştirirlerken: Gençler tut silkelordı..

Zeynal: “Ben yorıldım la, üff, yeter, hadi sitilleri doldırın, heey, inomaa.. İnim mi?”

Abidin: “Yoğ la devam et, a bak şu dalda daha dooolı var!”

Barış (Bir yandan sofranın üstünde birikmiş dutların en ballılarını “mırçç mırç diye emerken) : “Hımkff.. Hmkfff.. Yeter la.. Hımmkff.. Yazık adama.. Hımmmff.. Ensin aşağı!”

Abidin: “La Barış sen ne ehlaksız adamsın, olım git gendi sitilindekileri yesene!”

Barış: “Ney olım, sen de demin benimkilerin en beyazlarını yidin! Tavatsız!”

            O esnada az önce Hüseyin’in yüzünden  adeta dut yağmuruna maruz kalan Selçuk bir yandan üstünü başını temizliyor bir yandan da homurdanıyordu:

“A eşşek herif.. La olım sofrayı niye bırakıyon? Eşşek işte.. Üstüm başım battı hele bak.. Başımın belası!”

Hüseyin: “Kusuruma bakma dostum yav, vallahi farkında değilim..”

Selçuk: “Neyini değilsin olım? Düğüne gidecez, kapıdan çığoğ, üstümüz pırıl pırıl, o ortada adamı yardıma çağıronız, neey, beyefendiler tut silkeleyecekmiş de bi köşeyi de ben tutacağmışım! Okey masası mı olım bu? Siz üç eşşek açın tutun, a o yukardaki dişi kırığ alata da ağacı silkelesin, çoğ mı zor?”

Zeynal: “Senina!”

Selçuk: “Ben senin olım, (pantolonunu karateciler gibi bel bölgesinden tutup yukarıya çekiştirerek) Allahıma şimdi bu ağaca dekmeyi koydım mı seni aşağı düşürrüma!”

Abidin: “Haket Selçuk kimin düğünü la, nerde, biz de gelek mi?”

Selçuk: “Benim kızın ablası evlenor olım, Mimar Sinan’da!”

Hep bir ağızdan yarı alaycı bir şekilde: “Ey heeyy..”

Barış: “Hımmmf.. Ben de gelom olım, güzzel kavurmalı pilavımızı da yiriz hem orda..”

Hüseyin: “Olım Barış yeter bırak şu dutları, amel olacan ha!”

(Kahkahalar)

Abidin: “He la, hep beraber gidek, halay da çekeriz, uzun zaman oldu..”

Hüseyin: “Siz gidin genşler, benim tadım yok..”

Barış: “Tut ye tut!”

            Barış yine her zamanki gibi çok müthiş bir espri yaptığını düşünerek teker teker baktığı suratlardan gerekli desteği göremeyince avucundaki son dutu Abidin’in kovasına bırakıp mahcup bir edayla sustu. Herkes çok üzgündü aslında.. Çok kızmış numarası yapan Selçuk bile yaşla dolan gözlerini Hüseyin’den gizlemek için bir süre uzaklara bakarmış gibi başını öte yana çevirdi.. Sezen gitmişti.. Hem de nasıl bir gitmek.. Öyle Hüseyin’in ilk aşkı Hasret gibi başka bir diyara da değil, diyarların en güzeline, cennete..

            Bu zamansız ölümün üzerinden tam üç yıl dört ay dokuz gün geçmişti. İlk zamanlar sadece vaveyla ile yetinen Hüseyin, bir süre sonra dengesizleşmiş, daha sonra fazlaca dengede durmaya çalışmış fakat bir türlü “kendi”ne gelememişti.. Artık sadece çok mutlu olduğu zamanlarda geliyordu o krizler nedense.. TAM DA O ANLARDA BIÇAK GİBİ BİR HÜZÜN GEÇİYORDU KALBİNDEN! Bedeni mutluluğu reddediyordu!

Zeynal: “Yeğen, gel la, Allahını seversen, bak yengeniz hastanede ben yine de gelom..”

Abidin: “Valla bu sefer sen gelmezsen ben de gelmem..”

Barış: “Keke şaka bi yana gel gidek baktın canın sıkılor çıkarız hemen..”

Selçuk: “Hadi olım hadi hadi, bak bizim kızın akrabaları da gelora il dışından, bizim genşlere de kısmet çıkar bakarsın!”

Zeynal: “Hiiih! Aman ha! Tövbeee! Valla yengenizin evi Mimar Sinan’ın dibinde, çıkar gelir hepimizi orda vurıra!”

Barış: “Zeynal hani yengemiz hestehanadaydı olım, a yalanın bata!”

Zeynal (Gülüşmelere aldırmadan): “Gözde’de yator olım!”

Abidin: Ah, lan olım daha temeli yeni atıldı, kız bodrumda mı yator?”

(Muazzam bir kahkaha kopar)

“Tamam la! Gelom!”

(…Bir kahkaha ancak bu kadar hızlı susabilir ve yazar da ateyizler(!) de bu geçişi açıklayamaz.. Yazıyı güçlendirmek adına bir benzetme yapmak gerekirse, kıyamet gibi bir tufan düşünün, bir saniye içinde gökyüzü pırıl pırıl, ortalık sakin, hava kadife misali okşayan bir serinlikte ve mesela sevdiğiniz insanla bir bankta oturmuşsunuz, rüzgar omzunuza dokunuyor..)

Selçuk: “İşte bu la! Allahına kurbanım senin..”

            Gençler sitil diye tabir edilen ve aslında kiloluk deterjan kutularından devşirme kocaman beyaz kovaları evlerine bırakır bırakmaz ebeveynlerinin arkalarından ettikleri küfür-beddua karışımı sitemleri duymaksızın koşa koşa tekrar aynı  yerde bir araya geldiler Selçuk gilin evinin orda..

Selçuk: “Tamam mıyız genşler, de hadi yeriyin gidek..”

Barış: “Gidek de.. Olım karnım arğor..”

Abidin: “Ovvığ, canıma buz değdi.. Sıs yürü la hadi.. Çillek!”

            Düğün salonuna vardıklarında yemeklerin dağıtıldığı alt kata kahkahayla girdi bizim gençler.. Selçuk tetikte olan bir geyik gibi iki lokmada bir etrafına bakınıyordu.. Bunu her sorduklarında dostlarına güya sevdiği kız geldi mi diye bakınıyormuş gibi açıklıyordu ama herkesin bildiği üzere aslında bir yandan kızın ailesinden kendisini fark eden var mı diye etrafa dikkat kesiliyordu..

            Yemek bitmiş, tüm konuklar düğün salonunun sadece yaz aylarında açılan teras bölümüne geçmişti. Halaylar başlamış, çift davullar çılgınca çalmaktaydı. Normal şartlarda genellikle bol bahşişli zengin düğünlerinde ortaya çıkan ikinci davul, bu defa çalgıcıların muhatabını bulduğu nadir karşılaşılan bir halay ekibiyle, bizimkilerle cana gelmişti. Başta onlar, sonra tüm misafirler bu coşkuyu dahil olup hayat vererek büyütmüşlerdi. O devasa halayın başında kısacık boyuna rağmen çılgınca ve zıplaya zıplaya oynayan Abidin, ikinci sırada güya düğünün ilk dakikalarında herkesten saklanan ama o anlarda kafasını sağa sola sallaya sallaya oynayan ikinci(!) damat Selçuk, hemen yanında da Zeynal ve onunla zerrece halaydan anlamayan yedi yabancı beşinci herifin arasında sıkışıp kalan ve adeta maymuna dönmüş olan Barış! Derken Abidin her halay başının yaptığı gibi halayı figürlerle terk edip davulcuya doğru öne çıktı.. Ve fakat beklenenin aksine dosdoğru kendilerini oturduğu yerden dakikalarca hayran hayran izleyen Hüseyin’e yöneldi.. Türlü ısrarlarla ayağa kaldırdı arkadaşını. Hüseyin bırakın halay çekmeyi, dans etmeyi ya da düğünlere gitmeyi, yasta olduğu için doğum günlerini bile kutlamıyordu kimselerin, uzun zamandır..

            Kendisinden beklenenin aksine, Hüseyin şöylece doğruldu, gökyüzüne baktı, derin bir nefes aldı ve şahane figürlerle ekibine, dostlarının arasına karıştı.. İte kalka halayın en başına getirilen Hüseyin tam bu coşkuya cevap verip herkesi daha da coşturacaktı ki..

            Bir şey oldu..

            Kız tarafının uzaktan akrabalarından sapsarı saçları, ela gözleri, kırmızı şahane bir elbisesiyle “O” geldi, yekten koluna girdi Hüseyin’in..

>> DETAYLAR HAFTAYA

NOT:

(O muhteşem gecenin sonunda, Selçuk ve sevgilisi önde yürürken, Hüseyin ve zat-ı şahanesi:

“Nasıl da yakışıyorlar değil mi senin kankanla bizim kız.. Seneye kesin bir halayımız daha var..”

Hüseyin (sesli düşünüp, fısıldayarak): “Nerde bizde o şans!..”

Esas Kız: “Efendim?”

Hüseyin: “Yok bişey.. Hah geldik eve..”

Esas Kız: “Yok heriii!”

Hüseyin: “Ney? Anlamadım..”

Esas Kız: “Bunlar ne ya! Aaa dutmuş.. Bu ne ya böyle? Hepsi yerde.. Bunların ağaçta olması gerekmiyor mu?”

Hüseyin: “Seni gören ne ayakta kalır ne ağaçta..”

Esas Kız: “Ne dedin? Bi dıkım gel hele buraya..”

            Hüseyin’i boynundan öptü esas kız.. Hem de öyle bin yıllık sevdasıymış gibi, koklayarak.. Hasretle.. Sezerek.. Tam az önce Selçuk’la vedalaşmış ve kendilerini fark ederek sessizce yanlarından geçen kuzenine yetişecekken:

Hüseyin: “Kız? Sahi senin adın ne?”

Esas Kız: “Tsira!”)