Görünmez Olmanın İsrafı: Bir Kültürün Estetik ve Tarihsel İntiharı
Doç. Dr. M. Sadık BEKTAŞ 12.07.2026 10:20:46
Dünya artık bir vitrin. Sosyal medyanın her köşeyi görünür kıldığı, turizmin ulusların en büyük yumuşak gücü haline geldiği bu çağda, ülkeler adeta birer marka gibi yönetiliyor. Fransa sokaklarını, Japonya’nın cadde düzenini, İtalya’nın meydanlarını gözümüzün önüne getirdiğimizde, aklımıza gelen ilk şey bir “düzen” ve “gurur” duygusudur. Peki ya Türkiye? Kadim Anadolu’nun mirasına sahip bu topraklar, maalesef son yıllarda görsel bir kaosa, kültürel bir ihmale teslim olmuş durumda. Tarihimize sahip çıkmamak, sadece geçmişi kaybetmek değildir; aynı zamanda gelecekteki varlığımızı da ipotek altına almaktır.
Türkiye’nin en büyük handikabı, “güzel” ve “çirkin” arasındaki ayrımı yitirmiş olmasıdır. Bir ülkenin medeniyet seviyesi, o ülkenin sokaklarındaki düzenden, binalarındaki estetik kaygıdan ve vatandaşının kamusal alana saygısından belli olur. Ne yazık ki, bugün İstanbul’un tarihi yarımadasında yürürken, gözümüzü bir Roma su kemerinden alamazken, hemen altındaki kaldırımda esnafın sergilediği tencere-tava yığınları, görsel şöleni kabusa çeviriyor. Tarihi bir cami avlusunda, asırlık çınar ağacının dibine yaslanmış, ışıltılı ve uyumsuz plastik tabelalar... Bu, kültürel bir intihardır.
Öncelikle şu gerçeği kabul etmeliyiz: Sokak lezzetleri, dünyanın her yerinde kültürün bir parçasıdır. Ancak bu lezzetler, hijyenik olmayan, görüntü kirliliği yaratan araba kasalarında veya tarihi dokuya zarar veren noktalarda satılmamalıdır. Singapur’da sokak yemekleri, devletin belirlediği özel merkezlerde, steril koşullarda ve estetik bir düzen içinde sunulur. Bizde ise maalesef “esnafın ekmeği” bahane edilerek tarihi bir surun dibinde mangal yakma özgürlüğü savunuluyor. Oysa kültürümüzü korumak, esnafın ekmeğini elinden almak değil, onu daha nezih, daha görünür ve daha saygın bir ortamda kazanmasını sağlamaktır.
Benzer bir çarpıklık, kaldırım işgalleri ve bina cepheleri konusunda yaşanıyor. Bu ülkenin her sokağı adeta bir depo gibi kullanılıyor. Kaldırımlar, esnafın malzemeleriyle kaplanırken, yayalar arabaların arasında can havli ilerlemek zorunda kalıyor. Binalara gelince... Her dükkan, rakibinden daha büyük, daha parlak, daha gösterişli tabela asma yarışında. Sonuç? Tarihi konakların üzerini örten devasa reklam panoları, betonarme apartmanların arasına sıkışmış çirkin ışıklar... Bir ülkenin mimari kimliği, bu tabela vahşeti yüzünden yok oluyor. Hindistan ve Pakistan’a baktığımızda, bu karmaşanın uç noktalarını görmek mümkün. O ülkelerdeki elektrik tellerinin, bina cephelerinin ve sokakların o meşhur kaosu, ne yazık ki bizde de baş göstermeye başladı. Eğer bugün önlem almazsak, yarın Ayasofya’nın önünden geçerken göreceğimiz manzara, Delhi’nin ara sokaklarından farklı olmayacak.
Sosyal medya çağında, ülkeler artık sadece askeri güçleriyle değil, görsel çekicilikleri ve düzenleri ile anılıyor. Turistler, Instagram’da paylaşacakları estetik fotoğraflar için seyahat ediyor. Biz ise elimizdeki eşsiz mirası, çarpık kentleşme ve başıboş tabelalarla adeta çöpe atıyoruz. "Tarihi koruma" denildiğinde akla sadece müzeler gelmemeli. Tarih, sokağın ta kendisidir. Bir binanın cephesindeki sıva, bir kaldırım taşının dokusu, bir çarşının sessizliği tarihtir.
Peki, çözüm nedir? Öncelikle toplum olarak bilinçlenmeliyiz. "Bu benim neyime" anlayışından vazgeçip, "Bu şehir hepimizin ve gelecek kuşakların" demeliyiz. Belediyeler, tabela standartlarını sadece yönetmelikte bırakmamalı, uygulamada caydırıcı cezalar getirmeli. Tarihi bölgelerdeki tüm ticari faaliyetler, bir estetik kurulunun denetiminden geçmeli. Kaldırımlar, sadece yayalarındır; esnafın eşyası değil. Toplu taşımada oturma düzeni, bir terbiye meselesidir. Bir otobüste ayaklarını koltuğa koyan birey, aslında o koltuğu kullanan diğer insanlara ve ülkenin genel intizamına saygısızlık etmektedir. Bu basit kural, bir toplumun olgunluk seviyesini gösteren en net aynadır.
Unutmayalım ki, ülkeler geliştikçe “her şey mübah” anlayışı terk edilir. Düzen, özgürlüğü kısıtlamaz; aksine özgürlüğü daha yaşanabilir kılar. Türkiye, eğer bu çirkinleşme sarmalına dur derse, sahip olduğu tarihi zenginlikle dünyada çok farklı bir yere konumlanır. Ancak bugün “Esnaf ne yapsın?" diyerek kaldırımları işgale açarsak, yarın "Kültürümüz ne olsun?" diye sormaya hakkımız olmaz. Bu coğrafya, bir Hindistan veya Pakistan kaosuna mahkûm değil. Mahkûm olduğumuz tek şey, eğer sahip çıkmazsak kaybedeceğimiz gerçeğidir. Tarihimize sahip çıkmak, sadece kazı yapmak değil; bugün yanı başımızda büyüyen çirkinliği durdurmaktır.
Estetik, bir lüks değil, bir ulusun aynasıdır ve bu aynayı şimdi temizlemezsek, yansımada gördüğümüz manzara hiç iç açıcı olmayacak.


.png)







