Gavur Mahlesi 34. Bölüm ‘Aşkın Pazarı’
Hüseyin Tepeler 26.07.2026 09:53:59
(Kim ne derse desin, “aşk” bazen de “diyememek”tir. Ve sevgililer bazen susar.. Bu susuş o kadar kıymetlidir ki, dünyanın bütün dillerini bilseniz yine de anlatamazsınız onların sustuklarını!)
Selçuk: “La Erdal yani sen şimdi ne diyon? Valla anlamom ben bu herifi ha! Siz bişey anlonız mı?”
Barış: “Saçmalor işte. Ne diyecek? Sen de kafanı buna yoruyon ha!”
Erdal: “La terbiyesizler, bunda anlaşılmayacak ne var? Adam rüyasını anlator ben de gendimce yorum yapom işte. Demedi mi kız aniden arkasında belirmiş. Ben de diyom ki…”
Zeynal: “Yorum yapon da senin yorum adamın rüyasından daha karmaşık! Beynimiz yandı ha..”
Abidin: “Yav hele konuşturmayın şu Erdal eşşeğini ya.. Eey? Ne anlatordın en son, Hüseyin, devam et Allah aşkına!”
Hüseyin: “Adamda heves bırakmonız ki.. Neyse, Tsira o anda arkamdaydı, O da benimle beraber bütün konuşmaları dinlemişti. Hiçbir şey olmamış gibi gülümsedi, “birtanem” dedi bana, sonra da uyandım işte. Uyandığımda yastık sırılsıklam olmuştu..”
Erdal: “İşte rüyalar ters çıkar ya, demek ki..”
Abidin (Öfkeyle): “Ey Erdal? Demek ki? Ney demek ki? Yastık mı kuruyacak gerçekte? Bu mu demek? Olım adam uyandı uyandı! Sen gün içindeki olayların da mı tabirini yapon? Alata adam!”
Selçuk: “La işte mal eşşega! Mal eşşek!”
Abidin: “Yav bırakın şuna iki sille atim! Bi dinlettirmedin la şu rüyayı! Pih! Ne sen olan ne rüya tabirin!”
Hüseyin: “Tabire falan gerek yok olım, konu besbelli işte. Kız bir kereden hayatıma girdi, geçen gün de size rüyada gibi hissettiğimi söyledim ya, demek ki kafamda o lafım kalmış, o da rüyama girdi işte.. Rüyamda da bütün bunlar hayalmiş. Hal mesele bundan ibaret.”
Barış: “E tabii bir de şu var, daima yan yanasınız ve daha hala açılamadın ya doğru düzgün, ondan dolayı da aklın sana “Anca rüyanda görürsün” diyor da olabilir.”
Selçuk: “He la! Vallahi sana hayret edom Hüseyin. Daha ilan-ı aşk etmedin de mi kıza?”
Hüseyin: “Ya arkadaş siz ne kadar anlayışsız adamlar oldunuz yav? Lan olım göz göze geldiğimizde Şaban gibi nefesim kesilor, saçmalıyom, renkten renge giroma! Ama bugün şerefsizim açılacam artık. Bilsin.”
Zeynal: “Yeğen o değil de senin şu kızın ailesi de gelmiş Seyhan abla gile öyle mi?”
Hüseyin: “He yav, hiç sorma, anasıyla babası gelmişler bikaç günlüğüne. La zaten normalde evin önünden geçemiyom heyecandan, şimdi hiç geçemem. Bu arada inşallah alıp gitmezler kızcağızı. Daha tatilin bitmesine çok var.”
Barış: “He yani sen tatilini düşünüyon kızcağızın!”
Hüseyin: “Tabii olım, yazık değil mi, gidip ne yapacak orda yaz boyu!”
(Gülüşmeler)
Erdal: “Aha! İyi adamlar lafının üstüne gidor!”
Selçuk: “Hah! Konuştu yine.. Ne diyon Erdal?”
Erdal: “La işte Tsira, anası, babası, Seyhan abla, çocukları.. Evden çıkorlar.”
Abidin: “Hee, haket ha! Nereye gidor yav bunlar?”
Barış: “Valla Seyhan abla pazar arabasını da almış yanına. Bugün neydi?”
Selçuk: “Pazar.”
Barış: “Hımm Pazar günleri Gazi Ortaokulu’nun oraya kurorlar pazarı. Oraya gidecekler demek ki.”
Abidin: “Hadi Hüseyin, oldu bu iş, o tajgalada söylersin artık kıza ne söyleyeceksen!”
Hüseyin: “La de yiri! Milletin içinde nasıl söyleyim? Utancımdan bayılırım orda valla.”
Selçuk: “Olım Abdin haklı, orası şimdi ana baba günüdür, bi katakulli yaparız baş başa bir an yaratırız sana merak etme!”
Hüseyin: “Ne güzel dedin ana baba günü diye, onları ne yapacaz peki? Görmon mı bak dibinden ayırmorlar kızı..”
Zeynal (Selçuk’a göz kırparak): “Sen onu bize bıraağ…”
Birkaç dakika sonra Seyhan abla ve misafirleri semt pazarına giriş yaptılar, çok geçmeden de Hüseyin ve beraberindeki zibidi grubu. (Tsira daha evden çıkar çıkmaz sokağın diğer ucundaki Hüseyin’i fark etmiş, yanındakilere çaktırmadan ona o şahane gülümsemesiyle beraber el sallamıştı. Hüseyin de kızaran yüzüne rağmen bu selama hafifçe karşılık vermişti. O andan itibaren gençler harekete geçmiş, yavaş adımlarla önlerindeki grubu pazar yerine kadar takip etmişlerdi. Bu takip sırasında Tsira her fırsatta ve defalarca arkasına dönüp Hüseyin’e gülümsemiş, Hüseyin de bir yandan arkadaşlarının sinsi ve alaycı gülüşlerine katlanıp bir yandan da tatlı tatlı karşılık vermişti o bakışlara.)
Pazar yerine geldiklerinde arkadaşları derhal etrafa dağılarak Hüseyin’in Tsira ile konuşabilmesi için hazırlıklara başladılar. İlk olarak Erdal hızla koşarak Tsira’nın babasının yakınındaki bir su birikintisinin tam ortasına var gücüyle basıp uzaklaştı.
“Hay Allah belanı versin yezit seni!”
Adamcağız cebinden çıkardığı özenle katlanmış bez mendil ile pantolonunu silmeye çalışırken karısı ve Seyhan abla da etrafına toplanmış, yarı küfürlü sitemlerle durum değerlendirmesi yapıyorlardı. Tam bu esnada birkaç adım geride kalan Tsira’nın yanına yaklaşan Hüseyin:
“Merhaba, nasılsın deli kız?”
Tsira: “Hah hah hah.. Ben miyim deli? Bakar mısın arkadaşının yaptığına..”
Hüseyin: “Nasıl anladın ya? Hiç mi bir şey kaçmaz senden?”
Tsira: “Sen kaçma da..”
Hüseyin heyecandan gümbür gümbür atan kalbiyle hemen fark edilmeden oradan uzaklaştı ve arkadaşlarının yanına döndü.
Selçuk: “Ne ettin? Söyledin mi kıza?”
Hüseyin: “La yok ne söylemesi, bi meraba da mı etmeyek önce?”
Abidin: “Lan oğlum senin merabanı mı bekleyecez? Allah’ın cezası! Yoh valla bu herif konuşamaaaz, ben bilom. Boşa uğraşoğ.”
Birkaç saniye sonra Zeynal aynı güruha yaklaşarak ordan Hüseyin’e “Hadi!” anlamında kaş göz yaptı ve Tsira’nın annesine:
“Teyze, Allah rızası için bi sadaka.. Kardeşlerim hep hastalar, onlara ilaç alacim, paramız yok, Allah’ını seversen bi yardım et..”
Seyhan Abla: “Zeynal? La yanın yere gelmeye sen dilenciliğe de mi başladın?”
…(Tam o sırada)
Hüseyin: “Tsira ben sana bişey söyleyecem..”
Tsira: “Hadi canım, gerçekten mi? Çok şaşırdım..”
Hüseyin: “Alay etme ya.. Cesaretimi zor topluyorum zaten.. Hele bir de böyle bakıyorsun ya..”
Tsira: “Nasıl bakıyormuşum?”
(Hüseyin o anda Tsira’nın gözleri karşısında adeta efsanelerde geçen Şahmeran’ın önündeki kurbanı gibi donakalmıştı..)
Bu birkaç saniyelik fırsatı da değerlendiremeyen Hüseyin tekrardan ve sayısı giderek azalan arkadaşlarının yanına döndü. Zeynal, az önceki davranışı yüzünden akşam babasından sağlam bir kötek yiyecekti ve utana sıkıla evinin yolunu tutmuştu.
Abidin: “Yine söyleyemedim deme! Bak deme burda girişirim sana.”
Hüseyin: “Diyecem olım, yolunu yaptım!”
Selçuk: “Yolunu mu yaptın? Lan olım yolu mu kaldı bunun? Söylesene artık!!”
Abidin hırsla gidip tanıdık bir pazar esnafının tezgahındaki içi beyaz dutla dolu küçük mavi leğeni kaptığı gibi Seyhan abla ve misafirlerinin yanlarına gitti:
“Amca, dut ister misiniz? Teyze sen? Bi tadına bakın Allah aşkına, beğenmezseniz almayın. Haah, alın alın.. Nasıl? Bal gibi değil mi?”
… (O saniyelerde)
Hüseyin: “Bal gibi de anladın ne diyeceğimi değil mi?”
Tsira: “Benim ne anladığımı boş ver, sen bal gibi söyle ne diyeceksen..”
Hüseyin: “Şimdi balım, gözüm, bal gözlüm.. Ben var ya.. Sana…”
“GÜMMM!”
Şu kısıtlı zamanda da Hüseyin’in hiçbir şey yapamayacağını hisseden Selçuk son ve en büyük riski alarak cebindeki küçük torpili ateşleyip pazarın tam ortasına atmıştı. O müthiş gürültünün hemen ardından ortalık birkaç saniyeliğine tam bir sessizliğe büründü, fakat o anda bile lafını yarım bırakmayan ve arkadaşlarının vurdukları laflar, kendi acemiliğine öfkesi ve Tsira’nın tahrikleri yüzünden iyice dolmuş olan Hüseyin bağırarak:
“Aşığııım!!”
Oradaki bütün insanlar o patlama sesinden hiç etkilenmemiş gibi bir hayretle Hüseyin ve yanındaki Tsira’ya döndüler.. Bütün yeryüzü bu kelimeyle çınlamıştı.. Hüseyin aşkını dünyaya(!) ilan etmişti..
>>>DEVAMI HAFTAYA


.png)







