Sosyal Medya, Siyaset ve Robotlaşan Ruhumuz


 Doç. Dr. M. Sadık BEKTAŞ    20.09.2026 10:10:51    Bu İçerik 336 kez görüntülendi.


Sabah uyandığımızda artık gözlerimizi ovuşturup pencereye bakmıyoruz. Önce telefona bakıyoruz. Dünya bize bildirimlerle geliyor; bir mesaj, bir beğeni, bir başlık, bir öfke dalgası. Bir zamanlar kahve ve gazete vardı. Şimdi sonsuz bir akış var. Akış hiç bitmiyor, ama biz tükeniyoruz. Belki de tarihte ilk kez insan, kendi dikkatini bu kadar kolay ve bu kadar gönüllü biçimde başkalarına teslim ediyor. Sosyal medya sadece bir araç değil; bir iklim, bir zihin haritası, bir tür görünmez mimari. Ve bu mimarinin içinde biz artık yolcu değil, veri noktalarıyız.

Sosyal medyanın insan üzerindeki etkisini anlamak için yalnızlığa bakmak yeterli. Hiç bu kadar kalabalık, hiç bu kadar bağlantılı, hiç bu kadar yalnız olmamıştık. Beğeni ekonomisi içinde kimlik, olduğumuz şey değil, sergilediğimiz şey hâline geldi. Descartes “Düşünüyorum, öyleyse varım” demişti. Bugün bu cümle “Paylaşıyorum, öyleyse varım”a dönüşmüş durumda. Ama paylaşılan şey benliğin kendisi değil, benliğin reklamı. İnsanlar birbirlerini anlatmak yerine birbirlerine poz veriyor. Empati yavaş bir duygudur; ekran ise hızlıdır. Hızlı akan görüntüler arasında acı bile estetikleşiyor, trajedi bile tıklanma değeri taşıyor. Bu bizi duyarsızlaştırmıyor belki; ama aşırı duyarlı, yine de hareketsiz bir hâle getiriyor. Her şeyi biliyoruz, hiçbir şeye dokunamıyoruz. Dünyanın acısı avucumuzun içinde, ama elimizi uzatamıyoruz.

Siyaset de bu yeni iklimden nasibini alıyor. Sosyal medya bir yönüyle sesi olmayanlara ses verdi. Arap Baharı’ndan iklim hareketlerine kadar pek çok direniş, ekranlarda örgütlendi. Ama aynı araç siyaseti hızlandırdı, yüzeyselleştirdi ve parçaladı. Kamusal alan artık ortak bir meydan değil; milyonlarca küçük yankı odası. Habermas’ın ideal kamusal alanı, yerini algoritmik kutuplara bıraktı. Siyasetçiler uzun vadeli projelerden çok anlık tepkilerle, trendlerle ve öfke dalgalarıyla konuşuyor. Çünkü öfke, en çok etkileşim alan duygu. Bu yüzden siyaset, sorun çözme sanatı olmaktan çıkıp kimlik savaşına dönüşüyor. Seçmen, vatandaş değil; hedef kitle. Demokrasi yavaşlık ister. Müzakere ister, dinleme ister, sabır ister. Sosyal medya ise hızın, anlık tatminin, linçin ve unutuşun dünyası. Bu yüzden siyaset sahnesi giderek bir tiyatroya benziyor. Herkes rolünü oynuyor, ama kimse perde arkasını görmüyor. Perde arkasında ise algoritmalar, veri şirketleri ve reklam bütçeleri var.

Gelelim asıl meseleye: robotlaşma. Burada kastettiğim sadece fabrikalardaki makineler değil. İnsanın kendi davranışlarını makineleştirmesi. Algoritmalar bize neyi seveceğimizi, neye kızacağımızı, neyi satın alacağımızı, hatta neye inanacağımızı söylüyor. Biz de öğreniyoruz. Zamanla kendi arzularımızı bile algoritmik olarak kurmaya başlıyoruz. Spontanlık kayboluyor. Sürpriz kayboluyor. Hata yapma, yavaşlama, can sıkıntısı… Bunlar yaratıcılığın kara toprağıydı. Şimdi her boşlukta telefon var. İnsan, makinenin ritmine uyum sağladıkça makine olmaya başlıyor. Byung-Chul Han’ın “şeffaflık toplumu” dediği şey tam da bu: her şey görünür, her şey ölçülebilir, her şey performans. Ama insan sadece performans değildir. İnsan, bazen hiçbir işe yaramayan bir anın içinde de insandır.

Hannah Arendt, insanın üç temel etkinliğinden söz eder: emek, iş ve eylem. Emek hayatta kalmak içindir; iş kalıcı bir dünya kurmak içindir; eylem ise başkalarıyla birlikte yeni başlangıçlar yapmaktır. Sosyal medya çağında eylem, tepkiye indirgendi. Beğen, kaydır, paylaş. Yeni başlangıçlar yok. Sadece döngü var. İnsan, eylem varlığı olmaktan çıkıp tepki varlığı oluyor. Robotlaşma dediğimiz şey belki de budur: özgür eylemin yerini otomatik tepkinin alması. Spinoza’ya göre özgürlük, zorunluluğun bilincinde olmaktır. Ama algoritmaların zorunluluğunu bilmiyorsak, özgür olduğumuzu sanırız. Bu en tehlikeli yanılsamadır. Kendi seçimlerimizi yaptığımızı sanırız, oysa seçenekler bize sunulmuştur. Bu, Orwell’ın totalitarizminden farklı. Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sına daha yakın: bizi zorla değil, hazla, eğlenceyle, konforla yönetiyorlar. Sosyal medya, modern soma. Ama biz bunu gönüllü alıyoruz.

Yine de her şey karanlık değil. Sosyal medya dayanışma, bilgi ve örgütlenme için de kullanılıyor. Ancak araçla amaç arasındaki farkı unutmamalıyız. Araç bizi dönüştürüyorsa, amaç da değişir. Dijital okuryazarlık, yavaşlama, yüz yüze sohbet, sanat, felsefe… Bunlar birer direniş biçimi olabilir. Ama daha önemlisi, insanın kendi insanlığını yeniden hatırlaması. Makine bize benzemiyor; biz makineye benziyoruz. Asıl soru şu: İnsan, kendi yarattığı aynada kendini tanıyabilecek mi? Yoksa ayna bize sadece verilerimizi mi gösterecek?

Belki de yapmamız gereken çok basit: telefonu kapatıp pencereyi açmak. Gökyüzüne bakmak. Hiçbir bildirim yok. Sadece rüzgâr, ses, sessizlik. İnsan olmak verimli olmak zorunda değil. Bazen sadece var olmak yeter. Sosyal medya bize bunu unutturdu. Siyaset bize bunu unutturdu. Robotlaşma bize bunu unutturdu. Ama hâlâ nefes alıyoruz. Hâlâ düşünüyoruz. Hâlâ seçim yapabiliriz. Belki de tek devrim, ekranı kapatıp kendi zihnimizin sesini duymaktır.

 Çünkü insan, makine değildir. Ama makine gibi düşünmeye başlarsa, insanlığını kaybeder.