Doyumsuz Varlık..
Prof.Dr.Yasin ÇİÇEK 2026-10-18T09:33 Bu İçerik 660 kez görüntülendi.
Su ve topraktan yaratılmış doyumsuz tek varlık insandır. Bu durum hadis-i şeriflerle de ayetlerle de sabittir. Peygamberimiz(asm) "Âdemoğlunun bir vadi(ova) dolusu altını olsa, bir ikincisini ister. Onun gözünü ancak toprak doyurur. Allah tövbe edenin tövbesini kabul eder” buyurmuştur (Buhârî, Rikâk 10; Müslim, Zekât 116). Buhari’de başka bir rivayette "iki vadi dolusu olsa üçüncüsünü ister" şeklinde de geçmektedir.
Bu hadisi şerif insanoğlunun dünya malına olan düşkünlüğünü ve tatminsizlik psikolojisini en çarpıcı şekilde özetleyen nebevi bir tespittir.
İnsanoğlunda sonsuz bir ihtiras vardır. Aynı zamanda kanaatsizdir. Bu ihtiraslar ölünceye kadar devam eder. Hırs yerine azim olmalıdır. Hırsın azimden farkı hırslı kişi neticiye kanaat etmez, azimli insan ise neticiye kanaat eder. İlk önce mutlaka çalışmak gerekiyor. Çalıştıktan sonra kazanılana göre hareket edip kanaat etmek yani kısmetine razı olmak insanı rahatlatır.
"Âdemoğlu, malım malım deyip duruyor. Ey âdemoğlu! Yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip sevap kazanmak üzere önden gönderdiğinden başka malın mı var ki?" (Müslim, Zühd)
Hadis-i Şerifte de belirttiği gibi insanoğlu malım malım der halbuki malım dediği şeyin kaçta kaçını tüketiyor? İnsanoğlunun yediği, içtiği, giydiği, eskittiği, oturduğu ve bindiği kendisinindir. En önemlisi de yardım olarak verdiği kendisine kalır. Onun haricinde kalanlar kendi malı değildir köşede durup biriktirdiklerini kim yiyecek belli değildir.
Mesela üç insan düşünelim. Varlığı olan üç insanı ele alalım. Dinimize göre aslı ihtiyaçlar dışında kıyıda köşede 85 gram altını olan zengin sayılmaktadır. Bugünkü paraya çevirirsek bir insanın 600 bin lirası olduğunu düşünelim, bir insanın 2 milyonu olduğunu düşünelim, diğer bir insanın da kıyıda köşede 100 milyonu olduğunu düşünelim. Bunlara baktığımız zaman temel ihtiyaçlarda insan hemen hemen aynı şeyleri yer. İki veya üç öğün yer. Bunların yediklerine baktığımız zaman çok fazla bir şey değişeceğini sanmıyorum. Ancak dışarıda yedikleri değişebilir. İlk ikisi orta segmentte bir lokantada yer, diğeri daha lüks bir lokanta da yer. Ama yedikleri hemen hemen aynıdır. Sadece verdikleri para farklıdır. Giydiklerine baktığımız zaman hemen hemen benzerdir. Sadece giyilen markalar değişir. Biri marka giyer pahalı, biri orta şekerli giyer. Giydikleri de aynıdır. Değişen bindikleri araba ve oturdukları evdir. 100 milyonluk serveti olan biraz daha lüks evde, şatovari ya da bir villa türü bir yerde oturabilir. Diğeride normal bir dairede oturabilir. Dolayısıyla giydikleri, yedikleri ve içtikleri hemen hemen aynı olurken sadece oturdukları ve bindikleri arabalar değişmektedir.
Adıyaman’da halen hayatta olan ve yaşayan genç bir iş adamının veya diğer tabirle bir esnafın canlı olarak yaşadığı ve bana anlattığı bir olayı anlatayım. İsim vermeden anlatacağım (özelden yazarsanız isimde verebilirim). Bu kişi sağlık sektörü ile ilgili çalışıyor. Bu kişiyi iş dolayısıyla İstanbul'a çağırıyorlar. İstanbul'da 28 kişi toplanıyorlar. Toplantıdan sonra yemeğe gidiyorlar. Meşhur bir yerde yemek yemeye gidiyorlar. Orada o zamanın parasıyla 28 bin ya da 32bin lira hesap ödeniyor. Adıyaman’da orta segmentte bir lokantada kebabın porsiyonu 20 lira iken biraz daha lüks yerlerde 30-40 lira yani kebabın kralı 40 lira olduğu bir zaman. Toplantıyı organize eden iş adamı İstanbul da 28 kişiye 32 bin lira hesap ödüyor. Yedikleri de bir kebap türü. Adıyaman’a göre 40 kat fazla para ödeniyor. Bugünkü paraya çevirdiğimizde belki de bunun karşılığı 600bin veya 1 milyondur.
Orada bulunan Adıyamanlı esnafın anlattığına göre yediği kebaptan da bir lezzet almadığını söylüyor. Zevkine uygun olmadığını söylüyor ve yemeğe yedirene keşke bu parayı bana verseydin de ben başka bir yerde yeseydim şeklinde de bir latife yapıyor.
Bir başka örneği de bir televizyon programında belgesel sunan bir bayan halen sunuyor. Bir uzak doğu ülkesinde sunu yapıyordu. Galiba Dubai olabilir tam hatırlamıyorum. Lüks bir otel ve bu lüks Otel’in bir özel odasını gösteriyor. O odanın o zaman ki fiyatı yani ekmeğin Türkiye'de bir lira olduğu bir dönemde, lüks odanın bir gecelik fiyatı 28.000 Türk lirasıydı. Bu odada kalan kişiyi değerlendirelim, bir gecede insan ne yapabilir. Belki de haleti ruhiyesi iyi değilse yani kafası yerinde değilse uyuyamayabilir de. Türkiye'de ekmeğin bir lira olduğu dönemde bir odaya 28.000 lira para ödemek tam kelimeyle israfın daniskasıdır. Allah'ım bana ne o parayı versin ne de o parayı o yerlerde harcatsın. Bazen diyoruz ki olursa ben de şöyle hayır yaparım böyle hayır yaparım. Onu bilemeyiz. Eğer ki gerçekten hayır yolunda kullanacaksak, israf etmeyeceksek Allah versin. Ben böyle yaparım, şöyle yaparım demek, para olmayınca kolay oluyor. Olursa ne yapacağız bizce meçhul. Çünkü “Kimse sınanmadığı günahın masumu değildir." Başka bir anonimde bu durumlar özetle şöyle anlatılır:
"Şeytan uyuya kaldı bir gün. Rüzgar sert esti, üç tüy düştü şeytandan; biri paraya yapıştı, diğeri mevkiye, öteki de ihtirasa. O günden sonra şeytan hiçbir iş yapmadı."
Madem ki insanda doyumsuzluk arzusu var, insanın aklına gelebilir ki bu niye verilmiş? Çünkü insana verilen her bir duygunun bir kullanım yeri vardır. İnsana verilen bu duygu, bu dünyanın insanı tatmin etmeyeceğini ve başka bir yerde insanın ancak doyabileceğini hatırlatmak için verilmiştir. Yani bu duygu ahiretin varlığına delildir. "Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi (Mektubat,302)" İkinci bir husus ise insanın kalp gibi bazı duygularının doymaması gerekiyor. Kalbi marifet dışında hiç bir şey doyurmaz. Yani marifette doyumsuzluk. Allah'ı bilmenin sonu yoktur. Peygamberimiz(asm) miraca çıkmış "Seni hakkıyla bilemedim Allah'ım" demiş.
Bayezid-i Bistâmîye : "Bu marifete nasıl eriştin, bu makama nasıl ulaştın?" diye sorulduğunda, "Aç bir karın ve çıplak bir bedenle" cevabını vermiştir.
Riyazetteyken "açım açım"diye bağıran Abdülkadir Geylaniye Şeyhi sorar: "Niye böyle nida ediyorsun"
Geylani kuddise sırruhi ise şu tarihi cevabı verir: "Bu feryat nefsimin ızdırabından geliyor; o yemek istiyor. Halbuki benim ruhum huzur içinde, Rabbimin murakabesindedir. Ben ise marifete o kadar açım ki..."
Rahmetli Mehmet Kırkıncı hocanın sohbetlerinde "Bir avuç marifet, bir avuç marifet" cümlelerini çok duymuşumdur. Yine aynı şekilde Prof. Dr. Şener Dilek hocamızın sadırlarından da eski evliyalardan nakil tarzında bu tarz ifadeler duymuşumdur. Bunlardan birer örnek vererek yazımı tamamlamak istiyorum.
Dünyaca meşhur bir fikir adamının (Goethe) ölümü esnasında etrafındaki talebeleri, "Sizin için ne yapabiliriz, bir arzunuz var mı?" diye sorarlar. O da "Bir avuç marifet, bir avuç marifet!" diyerek son nefesini verir.(Mehmet Kırkıncı)
Bir zat Cüneyd-i Bağdadi'ye bir mektup yazmış, demiş ki; "O hamr-ı vahdetten (vahdet şarabından) bir fırt çekmişem, kendimden de geçmişem."
Cüneyd Bağdadi Hazretleri cevaben; "Ben öyle açım ki, bir fırt değil bin fırt çeksem, o çektiğim bin fırt benim midemin kıyısının bir köşesini ancak doldurur" demiş. (Prof.Dr.Şener Dilek)
"Muhabbet şarabını kâse kâse içtim. Lakin ne şarab bitti ne de benim hararetim geçti."
Cenab-ı Hak bize bol bol marifet açlığı verip sonrada o açlığımızı gidersin.
18 Ekim 2026; 7 Cemaziyelevvel 1448


.png)










